Yazar Bülent Akyürek: “Yazarlık atölyesinde çöp sosyolojisi işliyoruz”

Yazar Bülent Akyürek, “Yazarlık atölyesinde bazı derslerimizi çöpteki nesneler üzerine yapıyoruz. Buna Çöp Sosyolojisi diyorum.  Kavramlar üzerine anjiyo yapma, düşünceye kanal açma gayreti bu. Birini çöpe yolluyoruz ve bulduğu ilk şeyi getirmesini istiyoruz, onu masaya koyuyoruz ve hakkında konuşmaya başlıyoruz.” dedi.

Bülent Akyürek. Onun ismini ilk kez kişisel gelişim kitaplarının en revaçta olduğu dönemde adeta onlara bir reddiye olarak kaleme aldığı “İçinizdeki Öküze Oha Deyin” isimli kitabıyla duydum. Daha sonra onu daha yakından takip etmeye, yazdıklarını okumaya ve çıktığı televizyon programlarını izlemeye devam ettim. Onunla bir gün buluşup ateizmden İslam’a hidayet öyküsünü, yazarlık serüvenini, hayata ve insanlara bakış açısını konuşmak hep aklımın bir köşesindeydi, lakin onun Ankara’da ikamet ediyor oluşu buna bir türlü imkân vermiyordu. Ama sonra bir şey oldu ve Cafe De Sanat’da bulunduğum bir sırada Bülent Akyürek de tevafuk eseri oradaydı. Fırsat bu fırsat diyerek açtım ses kayıt cihazını ve başladık Yazar Bülent Akyürek ile söyleşi yapmaya. Akyürek şimdi nerelerde, ne yapıyor? Edebiyat dergilerine bakış açısı ne? Sosyal medyadaki edebi paylaşımlar hakkında ne düşünüyor? Hepsi bu söyleşide…

“Felsefeden Acil Çıkış” sonrası

5 yıl önce yayınlanan ve tamamen “boş” bir kitap olan “Felsefeden Acil Çıkış” kitabımdan beri yeni bir çalışma yok.  Felsefeye giriş dersleri vardır ya, biz onu felsefeden çıkış diye yorumladık. Bunun şöyle bir anlamı olabilir: Felsefeye giriş derslerine karşılık, felsefeden çıkış kitabıyla felsefe ile hikmet arasındaki ayrıntıya, farka dikkat çekmek için yapmış olabilirim belki. 2) Piyasada 700-800 sayfa olup da içinde 1 cümle bile bulamadığımız kitaplar bu kadar çok satılıyorsa, toplum malum bir yere gidiyor demektir. Madem bu kadar boş kitap “çok satanlar” raflarında duruyor, ben de boş bir kitap yapayım, bakalım ne olacak diye düşündüm. Boş kitap 9-10 baskı yaptı. Ondan sonra, mesajı verdik, tadında bırakalım diyerek baskıyı durdurdum.

Yazarlık atölyesi

Türkiye’de ıskalanan bir şey var. Yazarlar, 50, 60, 70 yaşına geldiğinde birilerini yetiştirmek ister. Daha doğrusu istemeli. Genç olur, yaşlı olur, fark etmez. Birilerini yetiştirmek zorundasın. Çünkü bu bayrağı birilerine teslim etmen lâzım. Ya da sen bir ekolsen eğer, en azından sana yakın insanları beslemek zorundasın. Bizim böyle ustalarımız yoktu. Biz kendi yolumuzu hep kendimiz bulduk. Şimdiki yazar adayları da bu eksikliği hissetmesinler diye Başakşehir Belediyesi’ne bağlı Bilgi Evleri bünyesinde yazarlık atölyeleri düzenliyoruz. Bu atölyelerde başlangıç tarihi ya da devam zorunluluğu yok. Atölyede de cümle böyle kurulur, yazı böyle yazılır, şunları yaparsanız yazar olabilirsiniz gibi ifadeler kullanmıyoruz. Bunun bir formülü yok çünkü. Biz, daha çok kavramlar üzerine konuşuyoruz. Mesela bir örnek vereyim. Bir gün atölyenin başında “Bu hafta ne konuşalım?” diye sordum. Bir katılımcı, “Kıldan-tüyden konuşalım dedi. “Tamam” dedim. 1 hafta kıl, 1 hafta da tüy üzerine konuştuk, tartıştık, fikir alış-verişinde bulunduk. Başka bir hafta havadan-sudan konuşalım dediler, 1 hafta havadan 2 hafta da sudan konuştuk. Kıl, tüy, hava,su…Bunlar basite alınacak şeyler değil.

bulent-akyurek3.jpg

Çöp Sosyolojisi

Bazı derslerimizi çöpteki nesneler üzerine yaptık örneğin. Buna Çöp Sosyolojisi diyorum.  Kavramlar üzerine anjiyo yapma, düşünceye kanal açma gayretiydi bu. Birini çöpe yolluyoruz ve bulduğu ilk şeyi getirmesini istiyoruz. Bir tane ayran kabı getiriyor örneğin. Kabı masaya koyuyoruz ve ayran hakkında konuşmaya başlıyoruz. Süt nedir, keçi nedir, onun ayran oluncaya kadar geçirdiği evrelerden tutun, “Anne; sütünü çocuğa haram edebilir mi?” sorusuna kadar konuşuyoruz. Kınalızade’ye bakıyorsunuz. “Eşeğe binip eşekten inmenin 400 adabı” var. Bu ne demek? Burada ciddi bir şeyler var demek.

Haftalık Edebiyat dergileri

Bizim gençlik tecrübelerimizden öğrendiğimiz bir şey vardı. Bu, şaka gibi gelebilir ama öyleydi. Raflarda çıkan dergi sayısı fazlalaştığı zaman eyvah, darbe gelecek derdik. Çünkü yine her kafadan bir ses çıkmaya başlamış olurdu. Çoğu zamanda gerçekten darbe olurdu. Dergiler çoğalıyorsa her kafadan bir ses çıkıyordur. Herkes kendine bir mahalle kuruyordur. Karşılıklı mahalleler kurulmuş demektir. Ama dibi dolu mu? Bence değil. Daha çok, bir kız sevmiş, ona açılamamış, 2 tane şiir yazmış, kıza da okuyamamış. Bir dergiye yollayayım da orada yayınlansın demiş. O da yayınlamamış, madem öyle ben kendim bir dergi çıkartayım, 2 sayı sonra kapatırız demiş. Şaka değil. Sevdiği kız yüzünden 1-2 sayı edebiyat dergisi çıkaran bir sürü adam var. Allah’tan şimdi sosyal medya var da insanlar masrafsız ve kâğıt üstüne yazmaya gerek kalmadan bu işi hallediyorlar. Bazı insanlar da paylaşmazsa ölecek hastalığına yakalanmış durumda. İdeologlarımız yok, o yüzden geçmişin yasını tutuyorlar. Hep aynı şairleri, yazarları kapaklarına taşıyıp duruyorlar.

Güncel acılar

Sosyal medyayla birlikte yeni bir dil oluştu. Bu dil topluma nasıl sirayet edecek, o dil, nasıl bir kurguya sebep olacak, nasıl güncel acılara yol açacak? Bizim acılarımız standart ve evrenseldi mesela. Sevmek, sevilmemek, açlık, yokluk, işsizlik, ölüm filan… Ama şimdi güncel acılar var. Mesela 10 bin kişilik sayfası hacklenen adamın büyük trajedisi. Ya da 5 bin kişilik instagram sayfası kapatıldığı için depresyona girmiş kızın hazin çöküşü… Bu acıları ben anlamam mesela. Nuri Pakdil anlamaz. İzah edemeyiz biz bunları. Bu yeni acılar nasıl bir edebiyat doğuracak, biz de merak ediyoruz. Hasan Ali Toptaş mesela, birçok romanını Ankara- Sincan- Kızılay hattında kara trenlerde yazdı. Her gün işe gidip-gelirken, 1-1.5 saat yol yaparken okuyarak, yazarak gitti geldi. Şimdi, hızlı trenler, hızlı metroyla ya da Marmaray’la denizin altından, ama hiç deniz görmeden seyahat eden bir yazar hangi ilhamla, neler yazabilecek? bekleyip göreceğiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir