Uhuvvet ve muhabbet derken?

“Bismillah; her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız” diyor; Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri “Sözler”ine başlarken.

Bismillah… Şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillah… Ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket.

Evet.
Aslında “uhuvvet ve muhabbet” üzerine bir yazı yazmaya niyetlendiğimde  önce bir durup “Acaba ben bu konuda ahkâm kesecek, başkalarına yol gösterecek durumda mıyım?” diye sordum ve verdiğim cevap maalesef ki olumsuzdu. Evet; olumsuzdu çünkü şahsen ben; Hâlık’ımızın, dinimizin, peygamberimizin, kıblemizin bile bir olduğu hem din hem de nur kardeşlerime karşı uhuvvet ve muhabbet problemi yaşadım, yaşıyorum.

Belki de onlar da bana karşı yaşıyorlardır. Bilemiyorum.

Fakat bildiğim bir şey var, o da şu: Yaşamadığımızı başkalarına salık veremeyiz.

Üstad’ın tabiriyle; nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.

O yüzden;

Yazdıklarımı önce kendi nefsime yazıyorum. İsteyen okusun ve isterse kendi nefis muhasebesini yapsın.

Muhabbete en layık sıfat muhabbet olduğu halde bugün âlem-i İslâm’ın en büyük sorunu bence sevgisizlik.

Eğri oturup doğru konuşalım. Birbirimizi sevmiyoruz. -Seviyormuş gibi davranmaktan söz etmiyorum.- İçimizden gelerek ve sırf Allah rızası için sevdiğimiz kaç kişi var?

Hep bir şart koşuyoruz karşımızdakine. ‘Şöyle şöyle olsa severdim. Ama o da böyle davranmasaydı canım. ‘Şu konuda şöyle düşünüyor, bu bana ters’…Ve saire diyerek karşımızdakileri hep değiştirmeye, dönüştürmeye, olduğundan farklı davranmaya zorluyoruz, sonra da uhuvvet, muhabbet, sevgi ve saygıdan dem vuruyoruz.

Üstadın; “En az 15 günde bir okuyun” diyecek kadar ehemmiyet verdiği ihlas risalesini okumuyoruz, -Yoo, şahsen ben okuyorum kardeşim- diyebilecek insanların çıkabileceği düşüncesiyle “çoğumuz” diyeyim- Çoğumuz okumuyoruz.

Okumuyoruz derken; “kendimize” okumuyoruz bu arada. ‘Ayar vermek, had bildirmek, nasihat etmek ya da kulağına küpe yapmak için’ “başkalarına” okuyoruz.

Kendimizi “aşmış”, cemaatimizi de fırka-i naciye olarak görüyoruz. Geri kalanları ise aklı karışık, sıkıntılı ya da hain ilan edebiliyoruz. Bunda hiçbir beis görmüyoruz.

“Ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor” ama ne gam? Bir kırbaç da biz vuruyoruz. Derste dost-düşman fark etmez diyen Üstadı boş verip risaleleri birbirimizin elinden almaya kalkıyoruz.

Bölünüyoruz.

Bölüne bölüne büyüdüğümüzü sanarak aslında eriyoruz. Onlarca genç, mütehayyir bir şekilde ortalıkta dolanırken ehl-i sefahatin pençesinde günahlara gark olmuşken bizler birbirimizi yiyoruz.

Bir zamanlar aynı medresede kalıp beraber yiyip-içtiğimiz, aynı safta namaz kılıp sabahlara kadar dertleştiğimiz kardeşlerimizle öyle bir noktaya geliyoruz ki karşılaşmamak için yolumuzu değiştiriyoruz.

Kısacası aziz, sıddık, vefalı kardeşlerim.

Üstadımıza ve talebelerine layık olamıyoruz.

Karamsar bir tablo çizmiş olabilirim ama bunları yazmak geldi içimden.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir