Ufuk Uras: “Suriyeliler’e vatandaşlık oy için veriliyor demek tam bir önyargı”

ÖDP, BDP, Yeşil Sol Parti gibi çeşitli siyasî partilerde aktif görev alan iktisatçı, öğretim üyesi ve eski milletvekili Ufuk Uras gündemi Diriliş Postası’na değerlendirdi. Suriyeli muhacirlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınması gerektiğini belirten Uras, “Bu konuya yaklaşımın hem iktidar hem de muhalefet açısından bir turnusol kâğıdı olduğunu düşünüyorum.” dedi.

Röportaj şöyleydi:

Vatandaşlık hakkı denilen aslında iki üç parça kâğıt olan resmi belgeler, bir lütuf mudur, hak edilen bir üstünlük müdür? Yurttaş olma tam olarak nedir?

Aslında bu yurttaş-yurttaş olmayan ayrımı Fransız Devrimi’nden beri, -daha da geriye gidersek Antik Yunan’dan beri- var olan, vatandaşın vatandaş olmayanlara imtiyazı bugün mülteci meselesiyle birlikte bir avantaj dönüştü. Bugünkü tartışma aslında bir kavmiyetçilik tartışması. Kutsal metinlerde yer alan “yüreklerdeki mühür”, aslında kavmiyetçiliktir. O kavmiyetçiliği açmadan insan yüreğine ulaşmanız mümkün değil. Ortadoğu’da yaşanan bu tahribat karşısında Suriyelilerle bir dayanışma içerisine girmek, onların mültecilik ve/ya vatandaşlık haklarını kabul etmek hem iktidar hem de muhalefet açısından bir turnusol kâğıdı. Vatandaşlığı bir imtiyaz gibi görüp bunu paylaşmamak ve bunun giderek yabancı düşmanlığına, İslamofobiye dönüşmesi, Avrupa’da, Neo-Nazilerden, Le Pen’den, aşırı sağdan gelen bizim Avrupa Birliği yurttaşlığı talebimiz karşısındaki itirazlarının hepsi Misak-ı Milli hudutlarından içerisinde de işte bu Sözcü Gazetesi’nde falan da gördüğümüz tamamen ırkçı, yabancı düşmanı şeyler makulleşmeye başladı. Üstelik o gazetelerin okuru falan da muhtemelen kendilerini solcu olarak tanımlıyorlar.

Muhalefette olan partiler vatandaşlık tartışmasına en çok işsizlik gerekçesiyle karşı çıkıyorlar. Vatandaş sayısının artması işsizliği arttırır mı? Diğer bir değişle insan sayısı azalırsa mesela işsizlik çözülür mü? İşsizlik insan sayısıyla mı ilgilidir?

Bu tamamıyla, seçim kampanyası sırasında Le Pen’in kullanmış olduğu bir argüman. “Ülkemizde 3 milyon işsiz var 3 milyon da mülteci var” hikâyesi. İşsizliğin nedeni sanki ülkedeki mültecilermiş gibi onları hedef gösterme. Hâlbuki bunu ekonomik bir problem olarak değil bir zenginlik olarak görmek gerek. Ta Osmanlı’dan beri bu coğrafyanın bir parçası olan, Osmanlı’nın tebaası, yurttaşı olan insanlardan bahsediyoruz. Karşılıklı bir trafik var. Yalnız şunu da hemen belirtelim. Hem DAEŞ’ten hem Esed zulmünden kaçıp gelmiş insanlara Türkiye’de istihdam sağlarken ayrımcı bir yaklaşımla “İşimize yarayanı alacağız, kalifiye olmayanları almayacağız” falan dediğinizde bu çok ayıp bir şey oluyor. Doğru değil.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli muhacirleri vatandaşlığa alma konusundaki mesajlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben o mesajların sadece içeriye değil aynı zamanda Esed’e de yönelik olduğunu düşünüyorum. Yani Erdoğan, bu haraketliyle “İşte bak, milyonlarca insan senin yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kaldı ama biz onları kendi yurttaşımız gibi görüyoruz, bu senin ayıbındır” demek istiyor.

Suriyeliler’e vatandaşlığın olası bir başkanlık sistemi referandumunda oyları arttırmak için verilmek istendiği iddialarına ne dersiniz?

Bu Önyargı bence. On binlerce insanın şu ya da bu partiye oy vereceğini düşünmek çok varsayımlı şeyler. Bunu bilmiyoruz. Ben Network’ün toplantısında Suriyeli muhaliflerle bir araya gelmiştim mesela tıpkı bizde olduğu gibi onlarda da her türlü faklı görüş var. Muhalefet öyle yekpare değil ki. Ayrıca Türkiye’de iktidarla muhalefet arasındaki açı farkı o kadar yüksek ki… Yani başa baş bir durum olsa hani bu durum kullanılabilir mi falan deriz ama öyle de bir şey yok. Bir de o insanların vatandaşlığı kabul edip etmeyeceği de belli değil. Sonuçta herkes bir gün anavatanına dönmek ister. Dolayısıyla bu meseleyi siyasetin malzemesi haline getirmeden ahlaki ve insani bir mesele olarak bakmak lazım.

Muhalefetin bir kısmı da “Vatandaşlık vermeyelim, vatanlarını verelim” gibi bir yaklaşım içinde?

Bu bizim takdirimize kalmış bir şey değil ki. Bu insanlar zaten vatanlarına dönemediği için dünyanın 4 bir yanına dağılmış. Dolayısıyla o da mümkün değil. Bir de bu meselede Avrupa Birliği’nin çifte standardını da biliyoruz. İnsanların göz göre göre ölümüne neden oldular. Tabii ki bu noktada külfeti de paylaşmak gerekiyor. Bu dram yüzyılın olayı. Ortadoğu yeniden yapılanıyor ve biz buradan oturup demografi hesapları üzerinden konuyu ele alamayız.

Irkçılığı yanlış anlıyor gibiyiz. Mutlaka gamalı haç dövmesi olanlar, dazlak olanlar, kafasına beyaz kukuleta takıp siyahileri yakanlar gibi uç örneklere bakarak ben ırkçı değilim ki diyoruz. Bunlar mıdır ırkçılığın belirtileri yoksa farkında olmadan da aslında ırkçılık yapıyor olabilir miyiz?

Elbette. Buna Neo-Nazizm de denilebilir. Kavmiyetçilik, heterojen bir coğrafyayı homojenleştirmek demek. Çok kültürlülüğe çok kimlikliliğe karşı olmak demek. Norveçli ırkçı ve seri katil Breivik’in mesela, manifestosu var; çok kültürlülüğe karşı. Türkiye’de bakıyorsunuz mesela adam Breivik’e karşı ama onun manifestosundaki gibi konuşabiliyor. Irkçı olduğunu fark etmeyen ırkçılık. İttihat ve Terakki geleneğinden beri bizim genlerimizde olan ve toplumda her an hortlayabilen bir vaka bu. İşte bu kritik olaylarda da İslamofobiyle karışık bir şekilde yabancı olanın, bizden olmayanın ötekileştirilmesi şeklinde var olan bir zihin dünyası bu. Partilere yayılmış vaziyette.

Suriyeliler’e karşı ırkçı tutumun altında Kemalist Türkçülüğün bir resmi tarih yalanı ve kara propagandası olan “Araplar tarih boyunca bizi hep sırtımızdan vurdular” inancının da etkisi olabilir mi?

Olmaz mı, tamamıyla var. Bunu günlük hayatta da görebiliyorsunuz zaten. İşte ‘plajları doldurdular’ falan diye. Burada sonuçta insanlardan bahsediyoruz. Burada yanlış bir tarih okumasından da söz ediyoruz. İnsanların kendi kaderlerini tayin hakları, kendi devletlerini oluşturması niye seni sırtından vurmak olsun? Onun zaten kendi toprağı o. Resmi tarihin meydana getirdiği tahribatlar maalesef…

Yıllarca, dünya yurttaşlığı ve halkların kardeşliğinden söz edenler, siyasi sınırların emperyalizmin bir tezgâhı olduğunu söyleyenler aniden sınırlara sarılıp vatandaşlığı kutsamaya başladılar. Nasıl bu hale gelindi? Kendisini sol gibi gösteren bir yeni nesil faşizmle karşı karşıya olabilir miyiz?

Bu önemli bir sınav tabii. Bir dünya vatandaşlığı ve enternasyonalizm penceresinden dünyaya bakıyorsunuz ama somut olarak önünüze gelen bir vakıada ötekileştirici, yabancı düşmanlığına dönüş ilginç. Bu düşünce kendi insanına da yabancı ama kendi insanını da bir kalıba sokmak istiyor. Kendisi gibi düşünmeyen insanlara karşı bir nefret geliştiriyor. Fakat Bu nefret söylemlerinin bir fikir özgürlüğü gibi algılanması sadece Türkiye’de var. İslamofobi başka ülkelerde bu kadar aleni bir şekilde medyada değerli bir şeymiş gibi yer bulamıyor. Sözcü Gazetesi’nin attığı manşetleri başka ülkelerde kolay kolay atamazsınız. Suriyeli düşman, Kürt düşman… Üstelik bunu sol sosuyla yapıyor, sırf gazeteyi çıkaranlar değil okuru da kendini sol olarak algılıyor. Fakat bunun tabii basın etiği ve meslek etiği açısından da kabul edilebilir yanı yok. Srebrenitsa soykırımında mesela hep kurbanlar üzerinden bakılır olaya. Zalimler tarafından bakınca benzerliği hemen görüyorsunuz. O soykırıma “Sırp milliyetçiliği” deyin örneğin, kalıp hep aynıdır. “Bu bir emperyalizm yalanı”, “Böyle bir şey yok” , “Karşılıklı çatışmalar oldu” falan gibi, bizim memlekette de bildiğimiz repliklerin bir Sırp milliyetçisi tarafından da ret, inkâr ve “Asla böyle şeyler olmamıştır, olduysa da hak etmişlerdir” gibi düşünülmesi bir zihinsel hastalık hakikaten.

Zihinsel hastalık demişken; Sözcü Gazetesi yazarı Bekir Coşkun’un “Suriyeliler’i istemiyoruz” başlıklı yazısında yer alan “Erkekler cinsel gücü artırıyor diye, Birleşmiş Milletler’den gelen bebe mamalarını yiyip bitirdiler… Çadır kentlerde günde 135 bebek doğuyor… Sevişmekte üzerlerine yok…” ifadelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce çok ayıp tabii. Ayrıca gazete yazarlarının konularıyla ilgili ellerinden çok somut veriler olması lazım. Bu yazdıkları onların kendi efsaneleri. İstanbul’da Süleymaniye’den aşağıya doğru yürümeye başladığınızda kış boyu orada yalınayak dolaşan çocukları, çöp toplayanları falan gördük. Kendisi de biraz zahmet edip oralara giderse o da görebilir. Gerçekte yaşananlarla onun anlattıkları arasında uçurumlar var. Tam anlamıyla bir insanlık dramıyla karşı karşıyayız. Bir kimliği bu kadar aşağılayarak kendini doğrulatma çalışması, bildiğimiz klasik ırkçı bakış açısının çok somut bir tezahürü. Bizim tüm bu tiplere inat Suriyeli mültecilerle dayanışmayı güçlendirmemiz, bizim gibi insanların sayısını artırmamız lazım.

Geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Suriyeliler’e vatandaşlık verilmesiyle ilgili olarak referandum çağrısı yaptı. Bu konunun referandumu olabilir mi?

Hayır, olamaz. Çünkü bu çok temel bir hak. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 15. maddesi “Herkes kendi uyruğunu belirleme hakkına sahiptir” der. Öte yandan böyle bir temel insan hakkının referanduma konu olması ve bu talebin de muhalefetten gelmesi iktidarın da can simidi. Ama artık ne diyelim, bu bir Kemal Kılıçdaroğlu klasiği. Bizim sadece kendi coğrafyamızda da değil dünyanın her yerinde; herkesin mülteci olma, vatandaş olma hakkını savunmamız gerek.

Suriye politikaları gereği olabilir mi?

CHP’nin bir Suriye politikası yok ki. İlişkiler problemliyken komşularımızla sorunluyuz diye eleştiriyorlardı, ilişkiler normalleşmeye başlıyor bu defa ilişkilerin normalleşmesini eleştiriyorsun. E peki ne istiyorsun? Bütün dış politikasını Musul’da birkaç yıl konsolosluk yapmış bir arkadaşa devredince fazla bir şey beklememek lazım. Bu arada kamuoyunun çok fark etmediği bir şey var, CHP’yi klasik bir sağ zihniyet yönetiyor aslında. Parti yönetiminde Demirel-Cindoruk çizgisi ve anlayışı hakim. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de gördük yani Ekmeleddin’in aday gösterilmesi döneminde falan, bu tarz kritik noktalarda o anlayış kendini hemen hissettiriyor ve CHP’deki toplumsal mühendislik de bu anlayışa sahip ekip tarafından yürütülüyor.

Değişmeleri mümkün mü?

Bu ülkenin ana muhalefeti AK Parti’nin ötesine geçecek politikalar önermeli ki bir alternatif olmasından söz edebilelim. Partiler ancak ve ancak AK Parti’nin çok ötesinde projeler önererek, yepyeni söylemler geliştirerek alternatif olabilirler, AK Parti öncesinin özlemini çekerek ve o dönemleri savunarak değil. Böyle bir hat çıkmadığı sürece de AK Parti’ye bir alternatif çıkabileceğini düşünmüyorum. AK Parti’ye karşı küresel güçlerden medet umarak bir alternatif şansının olmayacağını söyleyebilirim.

Suriyeliler’i istemiyoruz diyen muhafazakârlar da var. Ortaya koydukları gerekçeler, İslamofobi gerekçeleriyle benzerlik gösteriyor. Bunlar canlı bomba, bunlar terörist vb. gibi gerekçeler bir tür İslamofobi sayılabilir mi?

Suriyeli komşularımızı Ortadoğu’nun şiddetinin bir parçası olarak görüp etiketlendirmek entelektüel şiddetten başka bir şey değil. Burada mahcup bir İslamofobi de var. Siddet= İslam, Trump kafasının berbat izdüşümleri. Bunlara pabuç bırakmadan ırkçılığa, faşizme ve İslamofobiye karşı ortak bir vicdan cephesi kurmamız lazım…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir