Mülteci Hakları Derneği: Emperyalizmin tel örgülerini gerçek zannediyoruz

Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Başkanı Avukat Uğur Yıldırım, “Bu sınırlar bizim için yapay. Bir defa bunu hatırlamamız lazım. Bu sınırları en başta beyinlerimizden kaldırmamız lazım” diye konuştu.

Ekrem Özden/Diriliş Postası 

Avukat Uğur Yıldırım, Türkiye- Suriye sınırının iki halk için yapay olduğunu belirterek, “Bu sınırlar bizim için yapay. Bir defa bunu hatırlamamız lazım. Bu sınırları en başta beyinlerimizden kaldırmamız lazım. Bugün Çanakkale’de 20 bin Suriyeli şehidin mezarıyla karşılaşırsınız. Birileri gelip tel örgü sınırı çekmiş, Urfa’nın öbür tarafında Türkler, Türkçe konuşanlar Araplar kalmış; bu tarafında kalan vatandaşlarımız Türk olmuş. Bizler bugün ‘Oradaki kişi buraya geçse mi geçmese mi, beraber yaşar mıyız, yaşamaz mıyız’ bunu konuşur olduk. Çok acı” ifadelerini kullandı.

Muhacirlere yönelik bir istihdam programı uygulanması gerektiğini belirten Avukat Yıldırım, “Göçün sevk ve idaresi konusunda siyasi bir iradenin devreye girmesi gerekir. Suriyeliler tembel insanlar değil. Bilakis Türkiye’nin gelişmesi için büyük bir fırsat. Muhacirleri bir yük olarak değil, kazanım olarak görmeliyiz” ifadelerini kullandı.

“Devlet Suriyeliler’e para veriyor” iddialarını da değerlendiren Yıldırım, şunları söyledi: “Bir defa hemen belirtelim ki, Türkiye’deki Suriyeliler’e yapılan yardımlar bir hizmettir. Yardımlar öyle bütün Suriyeliler’e yapılmıyor. Bazı ailelere fakir-fukara fonundan gıda yardımı ve para yardımı ya da belediyelerden kömür yardımı yapılıyor olabilir. Ama bu hepsi için geçerli değil. Büyük bir bölümü çoluk çocuk çalışarak geçinmek zorunda kalıyorlar.”

Altıncı yılına giren Suriye iç savaşı milyonlarca Suriyeli’yi vatanlarını terk etmek zorunda bıraktı. Dünyaya yayılan muhacirlerin 3.5 milyonu Türkiye’ye geldi, peki muhacirler Türkiye’de hangi şartlarda ve nasıl yaşıyor, devletten yardım alıyorlar mı, geri dönecekler mi, Göç Bakanlığı olmayan Türkiye’de uyum ve entegrasyon politikası nasıl ilerliyor? Tüm bu konuları Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Başkanı Avukat Uğur Yıldırım’la konuştum.


Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Başkanı Avukat Uğur Yıldırım

Mülteci ve sığınmacı arasındaki farklar neler?
Dünya var olduğundan beri insanlar savaşlardan, afetlerden, kıtlıktan vb. nedenlerden dolayı bulundukları yerleri terk edip başka ülkelere gitmek zorunda kaldılar fakat daha sonra, milli devletlerin ortaya çıkması ve sınırların oluşmasıyla beraber daha önceleri çok doğal olan bu insan hareketleri artık sınırlandırılmış oldu.
Milletler Cemiyeti, 1951 Cenevre Sözleşmesi ile insanların bir yerlere ne şekilde göç edebileceğini ortaya koydu. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasındaki göçleri kapsıyordu aslında bu sözleşme ve mülteci tanımı ilk defa bu sözleşmede ortaya konuldu.

Mülteci; dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen, iltica ettiği ülke tarafından endişeleri haklı bulunan kişi anlamına geliyor. Şu an dünya üzerinde 65 milyondan fazla insan mülteci durumda ve bu sayının %85’i Müslüman. En çok mülteci veren ülkeler ise Afganistan, Suriye, Irak, Somali ve Arakan.

Mültecilik yasal bir statü. ‘Geri gönderme yasağı’ çerçevesinde bir ülkeye iltica etmiş, sığınmış bir göçmenin gittiği ülkede belli haklarla yaşamayı devam etmesine mültecilik diyebiliriz.

Sığınmacılık ise; genelde, mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere denir. Savaş, afet ve benzeri nedenlerden dolayı bir ülkeden başka bir ülkeye kitlesel geçişleri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Özellikle Türk hukuku bakımından mülteci ve sığınmacı eş anlamlı kavramlar değildir. Mültecilik daha bireysel, kişiyle alakalı bir durum iken sığınmacılık hakkı Türk hukukuna göre; Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen ve insanlara milliyeti veya özelliklerine göre toplu olarak verilen bir hak.

Türkiye’deki Suriyelilerin durumu nedir?
Ülkemizde yaşayan Suriyeli muhacirler yasal olarak “sığınmacı” kategorisindeler. Türkiye; Suriye iç savaşı başladıktan bu yana Suriyelilere yönelik “açık kapı” politikası uygulamıştır ve bu kapsamda sınırımıza gelen herkesi kabul etmiştir. Şöyle de bir şey söylemek lazım; Türkiye zaten; 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olurken dünyada 3 ülkeyle beraber “coğrafi çekince” şerhi koymuş bir ülkedir. Bu ne demek; yani bünyesine alacağı insanlara coğrafi sınırlama koyarak sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden mülteci kabul edeceğini belirtmiştir. Örnek verecek olursak yani Türkiye’ye bir İngiliz, Alman ya da İtalyan, mülteci olmak için başvurabilir. Ancak bir İranlı, Iraklı, Afgan hatta ABD’li bir kişi bile Türkiye’de “mülteci” statüsü alamaz. Kişi iltica başvurusunda bulunduğunda, Üçüncü bir güvenli ülkeye gönderilene kadar şartlı mülteci statüsü alır. Türkiye’de bulunan bir Özbek, Tacik ya da Afgan, BMMYK’ya kaydını yaptırır, 3. Bir güvenli ülke onu kabul edinceye kadar Türkiye’de kalmaya devam eder. Biz bu gruba kendi tanımlamamızla “Araftakiler” diyoruz.

Şu anda Türkiye’de kaç muhacir var, resmi ve gayrı resmi rakam ne?
Sadece Suriyelilerin sayısı 2 milyon 940 bin civarında. Buna ek olarak 450 bin yabancı uyruklu insanın Türkiye’de bulunduğunu biliyoruz. Bu da demek oluyor ki resmî olarak 3.5 milyon muhacir var ama gayriresmî olarak 4 milyonu geçen, 5 milyonu zorlayan bir sayıdan bahsedebiliriz.

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLERİN 1.2 MİLYONU 18 YAŞ ALTI ÇOCUK

Bunlar kalıcı mıgidici mi?
Bizim belki de en büyük yanlışımız, en başından itibaren bu savaşın çok kısa süreceği ve bu insanların ülkelerine geri döneceğini düşünerek bu insanlara misafir gibi baktık, fakat tabii ki misafirliğin 3 gün olduğu söylenir, burada 6. yılına girmiş bir savaştan bahsediyoruz. Ve bugün, dünya gerçekliği açısından baktığınız zaman dünyanın en fazla mülteci veren ülkesi Suriye ve savaş hâlâ devam ediyor, ikinci en fazla mülteci veren ülke de Irak. Üçüncüsü de Afganistan. Aslında Irak ve Afganistan’da savaş biteli kaç yıl oldu ama bunun geri dönüşler için yeterli olmadığı çok açık. İnsanlar güvenle yaşayabilecekleri, huzurlu bir ülke isterler. Fakat Ortadoğu coğrafyasında buna fırsat verilmiyor. Suriye’de savaş bugün bitse bile bu ülkenin yeniden imarı, kaos ve terör ortamının devamı vs. nedenlerden dolayı bu insanların dönecekleri bir vatanlarının kaldığını söyleyebilmemiz çok mümkün değil. Bizim ülkemizden örnek verelim, birkaç defa canlı bomba saldırıları olunca bile insanlar tedirgin olup kendilerini güvene almak istediler ve sokağa dahi çıkmaktan çekindiler. havadan varil bombalarının yağdığı bir ülkeye kimse dönmek istemiyor haliyle. Bir de Türkiye’deki Suriyeliler’in 1.2 milyonu 18 yaş altı çocuk, bu da demek oluyor ki bu çocuklar aslında Türkiye’de büyüyor ve gelişiyor. Kısacası ülkemizdeki Suriyeli muhacirler kalıcı. En azından %80’i geri dönmeyecek diyebiliriz.

Kalıcı iseler,entegrasyon planımız var mı?
Bir entegrasyon programımız olduğunu söylemek maalesef mümkün değil. Uyumun ilk kuralı dil. Yani insanlar kendilerini ifade edebildikleri ve karşısındakini anlayabildikleri zaman uyum ve entegrasyon süreci başlıyor aslında. Bugün Avrupa’ya gittiğiniz zaman belediyelerde, otellerde kütüphanelerde, parklarda, bahçelerde, kısacası her yerde dil ve meslek edindirme kurslarının olduğunu görüyoruz. 18 yaş altı çocuklar için en büyük uyum ve entegrasyon eğitim hayatına katılmaları ve yaşadıkları ülkenin dilini öğrenmeleridir. Çocuğun yeri okuldur, büyükler içinse uyum ve entegrasyon çalışmakla mümkündür. Çalışıp üreten değer kazandıran kişi kendini de değerli hisseder ve bulunduğu toplumun bir parçası haline gelir. Geçen ay Danimarka’ya gittiğimde oradaki yetkililere, “Mülteciler konusunda, önümüzdeki 5 yıl içeresinde ülkeniz açısından en büyük problemi ne görüyorsunuz?” diye sorduğumda dediler ki: “2016 yılında biz 15 bin mülteci bekliyorduk, 5 bin mülteci geldi, ama bizim için hâlâ en büyük sorun uyum ve entegrasyon.” Şimdi; Bir yanda 5 bin mültecinin uyumunu ön plana alana bir Avrupa var bir yanda ise 3 milyon mülteci barındıran ülkemiz var. 5-18 yaş arası, okul çağında 900 binden fazla mülteci çocuk var ve biz bunun sadece 500 binini okullaştırabilmişiz. 400 bin çocuk ise okula erişemiyor. 500 bin çocuğu okullaştırmak kabul edilmeli ki çok önemli bir çabanın ürünü ancak geride kalanlara baktığımızda bu olağanüstü çabayı takdir edemiyoruz çünkü halihazırda çok ciddi sayıda bir kayıp nesil yetişiyor. Bu çocuklar her türlü yönlendirilmeye açık. Belki öfke biriktiriyorlar. En iyi ihtimalde toplumla iletişime geçemeyen cahil bir kitle gün geçtikçe büyüyor.

Dil sorunu demişken, hastanelerde ya da devlet dairelerinde Suriyeliler’le Arapça konuşabilecek personel istihdamı yapılıyor mu? Olmadığına dair duyumlar var.

Arapça bilen personel aslında var. Çünkü 3 milyon insan Suriye’den gelirken sadece çocuklar gelmedi, onların anne-babaları da geldi. Sadece öğrenciler gelmedi, onların öğretmenleri de geldi. Sadece hastalar gelmedi, doktorlar da geldi. Fakat biz bu potansiyeli gerektiği gibi değerlendiremiyoruz. Bugün; nüfusu 80 bin iken 200 bine dayanmış, 120 bin Suriyeli konuk etmiş Kilis’te sıkıntılar nedir diye kısa bir araştırma yaptığınızda Suriyeliler, hastanelerde derdini anlatabilecek, ağrısını-sızısını söyleyebileceği doktor-hemşireyi bırakın bir müstahdem bile bulamamaktan şikâyetçi. Öte yandan bizim Urfa İHH’da Behçet abimiz var, o da benim fırında 2 tane Suriyeli doktor, un taşıyor diyor. işte Avrupa, mültecilerin kaşını-gözünü sevdiğinden ya da insanî değerleri çok fazla olduğundan bu insanları mültecileri kabul etmiyor, Avrupa kendi iş gücü ihtiyacını onlardan sağlıyor, Avrupa kendi yetiştiremediği neslini onlardan devşirerek nüfusunu ayakta tutmaya çalışıyor. Çok nitelikli, çok değerli insanlar değerlendirilemiyor. Derneğimizde danışmalık hizmeti veren, Suriye’de avukatlık yapmış bir abimiz var mesela, eskiden konfeksiyonda çalışıyordu ve Bağcılar’daki evinden Güngör’deki atölyeye kadar yürüyordu. Hanımı ise eve destek olmak için iş bakmış –ki kendisi İngilizce öğretmenidir- ama apartman temizliği yapıyordu. Şimdi biz o kadınla konuştuğumuzda “Ben bu işten gocunmuyorum, savaştan geldim ve böyle bir yokluğun içindeyim, bunu yapmam gerekiyor, yaptım da ama Arapçası ve İngilizcesi olan bir insan olarak ben neden değerlendirilmiyorum acaba” diye hayıflandığını gördük. Uyum ve entegrasyonu sadece onlardan beklemeyelim, biz de onlarla uyum içinde olmaya gayret etmeliyiz.

MUHACİRLERİ KAMPLARA HAPSETMEK YANLIŞ

Muhacirler hangi şartlarda yaşıyorlar? (Kamp, kiralık ev, sokaklar vb.)
Bu konuda da çok yanlış bilgiler ve düşünceler var. Suriyeliler’in normalde kamplarda kaldığı, 3 öğün yemeğin olduğu bu kamplarda kalmak istemeyenlerin dışarı çıktığı, devletin bunca imkânlar vermesine rağmen bunu beğenmedikleri gibi bir yafta var. Hâlbuki 3 milyon mültecinin 224 bini kamplarda yaşıyor. Bu da toplam Suriyeli sayısının %8’ine tekabül ediyor. Yani %92’si aramızda, bizimle beraber, bizim komşumuz. Kampa gitmek bir tercih değil ayrıca, zaten kamplar dolu. Kamplarda Birleşmiş Milletler standartlarında yaşam koşulları var, bu doğru, ama muhacirleri kamplara hapsetmek yanlış. Mesela yapılan araştırmalarda, kamplarda yaşayan kadınların depresyon oranı kamp dışındaki kadınlardan daha fazla çıkmış. Niye? Çünkü devamlı savaş görmüş, annesini, kardeşini, evladını, eşini kaybetmiş insanlarla sürekli bir aradalar akşama kadar acılarını ve yaşadıkları kötü olayları konuşuyorlar.

Kendilerini tecrit edilmiş gibi mi hissediyorlar?
Tabii, açık hava hapishanesinden çok farkı yok. Biz hani bazen Gazze için söylüyoruz ya tıpkı onun gibi. Biz hep Mekke-Medine üzerinden muhacirliği konuşuyoruz ama kimse Medine’ye gelen Mekkeliler’i şehre uzak bir kampa yerleştirmemişti. Muhacir-ensar hep birlike aynı şehri, aynı hayatı paylaştılar. Bunu kaçırmamak lazım. Ayrıca bu sınırlar bizim için yapay. Bir defa bunu hatırlamamız lazım. Bu sınırları en başta beyinlerimizden kaldırmamız lazım. Bugün Çanakkale’de 20 bin Suriyeli şehidin mezarıyla karşılaşırsınız. Birileri gelip tel örgü sınırı çekmiş, Urfa’nın öbür tarafında kalan Türkler, Türkçe konuşanlar Arap kalmış, bu tarafında kalan vatandaşlarımız Türk olmuş. Ve bizler bugün oradaki kişi buraya geçse mi geçmese mi, beraber yaşar mıyız, yaşamaz mıyız bunu konuşur olduk. Çok acı…

Devletten nakit yardım alıyorlar mı? (Üniversite bursu vs.)
Bir defa hemen belirtelim ki, Türkiye’deki Suriyelilere yapılan yardımlar bir hizmettir. Ve yardımlar öyle bütün Suriyeliler’e yapılmıyor. Bazı ailelere fakir-fukara fonundan gıda yardımı ve para yardımı ya da belediyelerden kömür yardımı yapılıyor olabilir. Ama bu hepsi için geçerli değil. Her mülteci için şu kadar para veriliyor ifadesi Avrupa için geçerli olan bir kaidedir. Türkiye’de böyle bir şey yok. Ne kira yardımı ne de başka bir yardım alıyorlar. Büyük bir bölümü çoluk çocuk çalışarak geçinmek zorunda kalıyorlar.

Üniversitelere sınavsız girebildikleri doğru mu?
Bu da çarpıtma. Türkiye’de zaten YÖS diye bir sınav var. ‘Yabancı Öğrenci Sınavı’. Bu sınava Nijerya’dan da Etiyopya’dan da Özbekistan’dan da Irak’tan da Suriye’den de yabancı kökenli kişiler girebiliyor ve başarılı olmaları durumunda da üniversitelerimizde okuyorlar. Üniversitelerin bununla ilgili kontenjanları da var. Bu kontenjanlar Türk öğrencilerin hakkında alınmıyor. Ayrıca Türk öğrenciler de burslu olarak Harvard’da okuyabiliyorlar mı? Okuyabiliyorlar. İlmin milliyeti yok. Bu anlayışı da kırmamız lazım. Başarılı bir Suriyeli genç varsa, Cerrahpaşa’da burslu okusun, iyi bir cerrah olsun, hastalarımızı da ameliyat etsin, hepimizi de gururlandırsın. Bugün Avrupa’da 10 doktordan 5’i yabancı uyruklu. Bilim adamlarının 10 tanesinden 7’si yabancı.

SURİYELİ GİBİ DAVRANIP DİLENENLERİN %70’İ ASLINDA TÜRK

Suriyeli muhacirlerin çalışmaktan çok dilencilik yaptıklarını ve daha önce Bulgaristan’dan gelen göçle kıyaslandığında biraz kolaya kaçtıklarına dair inanışlar ve söylemler var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin şimdiye kadar aldığı hiçbir göç Suriyeliler’inki kadar büyük değil bir defa. Bosna’dan gelen, Bulgaristan’dan gelen insanlara zamanında devlet yer gösterdi, ev yaptırdı ve o insanların başlarını sokacakları bir evleri oldu, mahalleleri oldu. Suriyeliler’e bu yapılmadı, yapılmıyor ve zaten 3 milyon insana bunu yapabilir mi o da ayrı bir konu. Sayının yüksekliği bir defa çok önemli. Biz sırf Kobani olayları sırasında 1 günde 130 bin kişiyi aldık. Bir de Suriyeliler’in de en çok yakındığı şey dilenciler. Çünkü tamamını töhmet altında bırakıyorlar. Mesela ben İstanbul Emniyeti’yle bu konuyu görüştüğüm zaman bana şunu söylediler. Sizin o gördüğünüz dilencileri kampa göndermek için topluyoruz ve otobüs bindiklerinde her biri kimlik çıkartıyor. Suriyeli gibi davranıp dilenenlerin %70’i aslında Türk. Ayrıca bizim Suriyeliler gelmeden önce de cami önlerinde, kırmızı ışıklarda dilencileriminiz vardı. Ayakkabı imalatçısı bir tanıdığımız var, yanına gittiğimde bana Allah bize Suriyeliler’i gönderdi yoksa bu kadar imalat yapabilmemizin, yetiştirebilmemizin imkânı yoktu dedi. Her çalışanına 2 bin lira maaş veriyormuş, imalatçılar sitesinin girişinde iş ilanı asılı ve 65’ten fazla Suriyeli elemanı varmış. 15 Türk ise zar-zor çalışıyormuş. Her türlü işte çalışacak insana ihtiyaç var, tabi bu noktada tekrar devlet politikası devreye girmeli. Yani vatandaşın, Suriyeliler nedeniyle işsizlik arttı ya da kiralar patladı ve benzeri şikâyetlenmelerinin bir karşılığı var fakat suçlusu, sorumlusu Suriyeliler değil. Doğru istihdam politikası üretilmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan en az 3 çocuk, hatta mümkünse daha fazla çocuk yapma tavsiyesinde bulunuyordu. Allah bizim nüfusumuzu bir anda 3 milyon artırdı. Hazır nüfus geldi. Bu kitleyi eğitebilirsek ve doğru iş alanlarına yönlendirebilirsek bizim kalkınmamızın önünde kimse duramaz.

Bu yönlendirme işleri Avrupa’da nasıl yapılıyor?
Mesela bir sığınmacı Almanya’ya gittiğinde onu 3-4 gün tuttukları bir merkez var. Orada kemik yaşınız ölçülür, kan örnekleri alınır, hastalık durumunuza filan bakılır daha sonra sorulan ilk sorular: Mesleğin ne ve dil biliyor musun? Türkiye üzerinden örnek verecek olursak, gelen kişi mermerciyse Afyon’a, tarımcıysa Urfa’ya, madenciyse Zonguldak’a gönderiyor. Direkt olarak istihdama göre yönlendirme yapıyor yani. Bu bir politikadır. Avrupa’da göç bakanlıkları var, uyum ve entegrasyona çok önem veriliyor, bizim de bu konulara daha fazla kafa yormamamız lazım. Göçün sevk ve idaresi konusunda siyasi bir iradenin devreye girmesi gerekir. Suriyeliler tembel insanlar değil. Bilakis Türkiye’nin gelişmesi için büyük bir fırsat. Muhacirleri bir yük olarak değil, kazanım olarak görmeliyiz.

“Askerimiz El Bab’da şehit olurken onların burada rahatça gezmesine karşıyım” diyenlere ne diyorsunuz?
Yiğidi öldür hakkını yeme diye bir laf var. Bunu diyenler öncelikle bilmeliler ki, Suriyeliler kendi vatanları için orda zaten savaşıyorlar. El Bab’ta ÖSO, bizimle birlikte omuz omuza savaşıyor. Hatta onların kayıpları bizimkilerden kat kat fazla. Bunu orada yaşananlardan haberdar olan birisi olarak söylüyorum. Ayrıca, Türkiye; Fırat Kalkanı Harekâtı’nı kendi sınır güvenliğini sağlamak, başta DAEŞ olmak üzere diğer terör örgütlerini yakınından püskürtmek için başlattı. Yani Türkiye zamanında Kuzey Kore’ye niye gittiyse, Kıbrıs’a niye çıkartma yaptıysa El-Bab’a da o yüzden gitti. Suriyelileri kurtarmak ya da Suriye iç savaşına müdahil olmak gibi bir durum söz konusu değil. Ki Suriyelileri kurtarmak için bile oralara gidip şehit olunsa bu çok kıymetli bir durumdur.

“Neden savaşmıyorlar” sorusuna gelirsek
“Neden savaşmıyorlar” sorusuna gelince de; bizim “Mülteciye dokun” diye bir projemiz var, 22 yaşında Suriyeli bir delikanlıyı gördüğümde ben de bunu direkt kendisine sormuştum mesela. ‘Niye ülkende kalıp savaşmadın?’ diye. Bana, anne-babasını savaşta kaybettiğini ve kendisiyle birlikte 6 kız kardeşi olduğunu söyledi. Ben de gidersem 6 kız kardeşin durumu ne olur diye sormuştu. Yine bir abimiz var, Kobani’den kaçtı geldi. Ona sormuştum, dedi ki: “Ben Kürt’üm, orada kalsaydım PYD/YPG saflarında savaşacaktım, bugün PYD ile Türkiye çatışıyor, öyle bir durumda sen benim PYD’de olmamı ister miydin?” dedi. Öte yandan; “Ben Esed’e karşı değilim, ama ülke, ülke olmaktan çıktı, 2 taraf için de savaşmam, bana ne” deyip gelen de var. Ne diyebilirsin ki bu durumda. Kimse savaşmak zorunda değil sonuçta. Böyle hikâyeler var.

Reina katliamcısı Mashrapov’un Özbek asıllı çıkmasından sonra Orta Asya kökenlilere tepki vakaları arttı mı?
Maalesef toplumda zaten mültecilerle suç arasında bir bağlantı kuruluyor ne yazık ki, hâlbuki ki yine Kilis’ten örnek vereyim, 80 binlik nüfus 120 bine çıkmış, şehirde binlerce Suriyeli var ama suç oranlarına bakıyorsunuz, onlar geldikten sonra mı artmış, -hayır. Suçluların kimliklerine bakıyorsunuz yine aynı, yabancı unsur sayısı Türk suçlulardan çok çok az. Ama algılara baktığınızda durum tam tersi. Gece kulübü katliamından sonra maalesef Orta Asya kökenli, çekik gözlü mültecilere yönelik bir cadı avı başladı. Polis onları gördüğü yerde çevirip kimlik kontrolü yaptı. Ve en büyük sorunlardan biri; Kumkapı geri gönderme merkezi zaten insanlık dışı bir yerdi, çıkan bir yangınla işlevselliğini kaybetti. Bundan dolayı gözaltına alınan orta Asya kökenli sığınmacıların her biri bir karakola dağılmış durumda. Bu insanların bu karakollarda 10 metrekarelik bir yerde 20 kişi kaldıklarına ve yere serdikleri bir battaniyenin üzerinde sırayla oturup-yattıklarına şahit olduk. Ayrıca bu karakollarda kimse onların dilini bilmediği için ne soru sorabiliyorlar ne de onlar polislere bir şey söyleyebiliyorlar. Yılbaşı gecesi katliamından sonra onlarca adrese baskınlar düzenlendi ve çocuk-yaşlı demeden herkes gözaltına alındı. Şu anda gözaltında olan felçli bir başvurucumuz var onunla ilgili yazışmalar yapıyoruz sağa-sola. Kısacası toptancı bir anlayışla tüm muhacirlere potansiyel suçlu muamelesi yapmamak gerekir…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir