İstanbul, cazibe merkezi olmaktan çıkarılmalı!

Mimar Semih Akşeker, “Kenti terk etmenin bile 3 saati aldığı İstanbul deyince aklıma bina, beton, hafriyat, asfalt, otomobil, trafik, yoğunluk, ve kargaşa geliyor. İstanbul’da beni ümitlendirecek ve bana yaşama azmi verecek bir icraat göremiyorum.” dedi.

İstanbul… Gayri resmî rakamlara göre 25 milyonu bulan nüfusuyla dünyadaki bir çok ülkeden daha büyük bir mega kent. Trafik çilesi ve nüfus yoğunluğunun yol açtığı çeşitli sorunlar çözüm beklerken geçtiğimiz günlerde “Çılgın Proje” olarak lanse edilen Kanal İstanbul projesinin güzergâhı açıklandı ve çalışmaların bir an önce başlayacağı vurgulandı. Peki, düzgün bir şehir planlaması nasıl olmalı? Binaların dikey yerine yatay mimari ile yapılması çözüm mü? ‘Kent’ ve ‘Şehir’ farklı kavramlar mı? İslam dini kentsel dönüşüm konusunda ne diyor? Tüm bu meseleleri, bu konu hakkında uzmanlaşmış ve kitaplar yazmış Mimar Semih Akşeker’le konuştuk…

“Mutlu Ev – Evinizi Kurarken Kuran’ın Öğütlediği 9 Prensip” isimli kitabınızda “İslâm mimarisi diye bir şey olmaz” diyorsunuz?

Sadece İslâm’ın değil hiçbir dinin kendi adıyla anılan bir mimarisi olmaz. Çünkü din ilâhî, mimari ise beşerîdir. İlâhî olan ile insanî olan hiç aynı kefeye konabilir mi? Din Allah’tandır ve kusursuzdur, mimari ise pekâlâ kusurlu olabilir, dolayısıyla ikisinin birlikte anılması doğru olmaz. Aksi takdirde bir beşer olarak bizim mimari anlayış ve tasarımlarımızda olası hatalarımızın dine/İslâm’a mâl edilme tehlikesi ortaya çıkar ki bu da kabul edilebilir değildir. Diğer yandan dinler tabi ki ahlâk ve değerler yoluyla mimariyi ve şehirleri biçimlendirir, pek çok binada ve şehirde bu etkinin izleri görülebilir. Ancak günümüzde kentler dinî değerler tarafından değil din dışı / din karşıtı değerler (büyüklük, ihtişam, ihtiras, rant, lüks, gösteriş, konfor, keyif… gibi) tarafından biçimlendirilmektedir. İklim değişikliği başta olmak üzere diğer birçok problemin kaynağı da zaten bu mimari ve kent suçları.

GÖÇ, YATIRIM YAPMAYARAK ÖNLENİR

İstanbul için neler söylemek istersiniz? Bu saatten sonra geriye dönüş mümkün mü?

İstanbul, Tekirdağ Ereğlisi’nden Kocaeli Gebzesi’ne kesintisiz 160 km. uzunluğunda, üç ana otoban aksı (üç köprü) ve bu akslar arası milyonlarca bina ile dolu azman bir metropol kent haline geldi. Kenti terk etmenin bile 3 saati aldığı İstanbul, bu haliyle beni çok korkutuyor. İstanbul deyince artık aklıma 70’li yıllarını hatırladığım o efsane güzellikleri gelmiyor, aklıma bina, beton, hafriyat, asfalt, otomobil, trafik, yoğunluk, karmaşa ve kargaşa geliyor. İstanbul’da beni ümitlendirecek ve bana yaşama azmi verecek bir icraat göremiyorum. Bu kentin sorunları daha çok köprü, daha çok otoban, daha çok metro daha çok bina yapılarak çözülemez. Köprüler, havaalanları, tüneller, metro, Kanal İstanbul gibi projeler İstanbul’un yararına değil. İstanbul için yapılabilecek en hayırlı iş kentin cazibe merkezi olmaktan çıkarılmasıdır. Göç; vize koyarak değil, yatırım yapmayarak önlenebilir. Bu konuda pek çok tedbir alınabilir.

Bir örnek verebilir misiniz?  

En basiti İstanbul’a bir daha yeni üniversite açılmamalı, bir daha yeni alışveriş merkezi yapılmamalı, sırf para getiriyorlar diye zengin yabancılara bina satışı yapılmamalı. Yine meselâ tersanelerin Karadeniz’de bir kıyı kasabasına taşınmasıyla İstanbul nüfusunun azaltılması yoluna gidilebilir…

Başka?

Ben şehirlerimizin geleceği ile ilgili daha kalıcı bir teklifte bulunmak istiyorum.

KARAR ALMA YETKİSİ BELEDİYELERİN ELİNDEN ALINMALI!

Nasıl?

İstanbul başta olmak üzere bütün tarihî şehirlerimizle ilgili karar alma yetkisi hükümetlerin ve yerel yönetimlerin (belediye) elinden alınmalıdır. Bu ancak devlet/aydınlar/uzmanlar…gibi farklı kesimlerin ortak kararı ile bir uzlaşma şeklinde gerçekleşebilecek bir olay elbette. Şehirler geleceğe taşınacaksa mutlaka iktidarların ve belediyelerin tasallutundan kurtarılmalıdır. Aksi takdirde ihanetlerin sonu gelmeyecek, her gelen şehre ihanet edecek ve çekip gidecek. Şimdi size sorarım binlerce yıllık mâzisi olan bir şehrin idaresi tesadüfen iktidara gelmiş bir figüre veya bir belediye reisine bırakılabilir mi? Meselâ Roma’nın başına eski Esenyurt Belediye Başkanı’nın seçildiğini bir düşünün, bu adam 3000 yıllık Roma’nın canına okumaz mı? Hangi aklı başında bir ülke bizim gibi tarihî/kadim şehirlerini hoyratça harcamıştır, lütfen söyler misiniz? Bakın Osmanlı’da mahalleler muhtar/özerk bölgelerdi, ne padişah ne sadrazam mahalleye/şehre karışabilirdi. Osmanlı’da mahallenin idaresi mahalleliye bırakılırdı. Bu bugün de pekâlâ mümkündür. Çağdaş dünyada zaten böyle bir uygulama var. Geçenlerde bir etkinlikte bir konuşmacı mimar şunları anlattı; Fransa’da Besançon kentini ziyarete gitmişler. Gezi esnasında yaşlı bir hanım kendilerine rehberlik ediyormuş. Türk gezi grubu yaşlı rehbere kentin ortaçağ gravürleri ile güncel fotoğrafları karşılaştırıldığında görünümün hiç değişmediğini ve kenti koruma konusunda belediye başkanlarının ne kadar duyarlı olduklarını söylediğinde rehber istihza dolu şöyle bir cevap vermiş; “Kentimizin kaderini bir belediye başkanının iki dudağı arasına teslim edemeyiz, biz o kadar cahil birine böyle bir yetkiyi veremeyiz”  Batı’da birçok tarihî kent böyle uzmanlar/aydınlar heyeti tarafından yönetiliyor. Meselâ Besançon’da kent ile ilgili kararlar o kentte doğan ve 70 yaşını aşmış 19 kişilik bir heyet tarafından oybirliğiyle alınıyormuş. Belediye sadece temizlik, çöp ve altyapı gibi işlerden sorumluymuş.

Hangi başkan buna razı gelir?

Kim razı gelir kim gelmez bilmem. Ancak ülkemizde böylesi bir karar, ancak kendi aklı ve gücüne (ego’suna) güvenmeyip bu işi ehline bırakacak idrâkte ileri görüşlü bir devlet adamı tarafından alınabilir. Böyle bir karar alacak lider de elbette bu yüksek kavrayış ve idâreciliği ile tarihin altın sayfalarında yerini alır. Kanunî Sultan Süleyman’ı büyük yapan husus da her işe kendi karar vermesi değil her işe ehlini bularak görevi ona vermesi değil midir? İstanbul’un, Bursa’nın, İzmir’in… Yönetimi ancak Sadrettin Ökten veya İlber Ortaylı ayarında kültür adamlarına ve bu kentte doğmuş yaşamış ve yüksek niteliklere sahip bir heyete teslim edilmelidir. Elbette seçilecek bu isimlerin sicillerinin çok temiz olması gerekir. Bunun dışında belediyeler imar yetkisi haricinde diğer görevlerine devam edebilir.

Bir başka konu var, geçen sene dikey yerine yatay mimâri yönünde bir karar alınmıştı.

Evet bu sadece bir karardı, o kadar. Yüksek yapılaşma hız kesmeden devam ettiğine göre demek ki her karar uygulanmak üzere alınmıyor, bunu öğrenmiş olduk. Bu itirazları sönümlemeye yani gaz almaya yönelik bir karadı zaten, bir süre sonra unutulup gidecektir.

Yatay mimari çözüm olabilir mi?

Yatay, düşey, bunlar şehirle ilgili aslî meselelerimiz değil bizim.

ŞEHİR ÖNCE BİR AHLAK MESELEDİR

Aslî mesele ile neyi kastediyorsunuz?

Benim şehir kavramı üzerine düşüncelerim Kur’an’ın konu hakkındaki ayetlerini inceledikten sonra biraz değişti. Şöyle ki, Kur’an’ı Kerim’de anlatılan şehrin binalar, yollar ile yani biçim ve suret ile hiçbir ilgisi yok. Şehir doğrudan din ve ahkâmla ilgili bir tanım. Bir beldede ahkâm yani şeriat yaşanıyorsa Kur’an oraya şehir (medine) diyor, yaşanmıyorsa karye(kent) diyor.  Bir beldede ahlâk hâkim ana unsur ise orası şehirdir. Şehir insanların birbiri ile yardımlaşma ve dayanışma içerisinde yaşadıkları yer demek. Şimdi bir beldede faiz/banka/kredi gibi bir takım günahlar yasal halde ise yine bir beldede kadın bedeni satılıyor ve bu yasal ise o beldede zulüm hâkimdir ve artık orası şehir olmaktan çıkmıştır… Yıllar boyu şehir şöyle olmalı böyle olmalı, az katlı mı olsun çok katlı mı, yatay mı olsun düşey mi falan çok konuştuk durduk. Bunlar hep şehrin fizikî yapısı ile ilgiliydi. Oysa anladım ki şehir önce bir ahlâk meselesi imiş.

Siz şehir ve kenti ayırıyorsunuz?

Evet sadece şehir ve kenti değil, medeniyet ve uygarlığı da birbirinden ayırıyorum. Bunların etimolojileri bile birbirinden farklıdır. Müslüman dünyanın öncelikle bu ayrımı fark etmesi gerekiyor. Bizim kent düşüncesi yerine şehir düşüncesine yönelmemiz lâzım. Bütün peygamberler şehir kurmak davası ile hareket etmişlerdir. Peygamberimiz Yesrib’e şehir kurmak veya Yesrib’i şehir kılmak üzere hicret etmiştir. Şehri inşa eden birçok parametre var, ancak bu konu uzun, sayfamız yetmez.

Kur’an şehir(medine) saymadığı yerlere karye(kent) diyor demiştim biraz önce. Kur’an’da karye kelimesi 43 yerde geçiyor ve bunların 22’sinde karye ve helâk (yok oluş) kelimeleri birlikte anılmış. Neden? Çünkü dinî değerlerden uzaklaşan kentler zulmün ve ahlâksızlığın mekânı hale geliyorlar. Nekropol diye bir şey duydunuz mu? “Ölü Kent” demek. Yani helâk olmuş, yok edilmiş kentleri ifade etmek üzere kullanılıyor. Aslında kentler helâk olmak üzere inşa edilir, bunu anlamamız lazım, Kur’an bize bunu anlatıyor. Yıkılmış binlerce kent kalıntısı zaten bunun kanıtı değil mi? Şu Anadolu bile helâke uğramış bir kentler mezarlığından başka nedir ki?

Bütün kent/uygarlıklar eninde sonunda yıkılacak. Müslümanlar bu yıkımdan kurtulmak istiyorlarsa şehre yönelmelidir yani ahlâka. Harisler, yalancılar, rantçılar, emanete ihanet edenler, sözünde durmayanlar asla şehir kuramazlar…

RANT İÇİN HERŞEY FEDA EDİLİYOR

Ulaştırma Bakanı Kanal İstanbul için bir başlangıç tarihi verdi. Kanal İstanbul ile ne amaçlanıyor, İstanbul’u nasıl etkiler? 

Öncelikle insanın böyle bir işe nasıl cü’ret ve cesaret edebildiği sorusuna cevap vermek isterim. Modern insan(devlet) kendini tabiatın bir parçası olarak görmek yerine onun efendisi olarak görme eğilimindedir. Modernite, zaten bu ön kabul ile başladı. Oysa tabiat Ortaçağ sonlarına kadar aşkın/kutsal bir varlık olarak görülür, insanlar saygı ve huşu duyarak tabiata yaklaşırlardı. Meselâ Amerika yerlileri saban ile tarım yapmazlardı, çünkü onlar için tabiat/toprak bir ana gibi kutsal bir varlıktı ve ananın yani toprağın karnı saban ile yarılmazdı. Bugünün modern insanının böyle yüksek düşüncelere aldırdığı yok, anlamaz da zaten.

16-17. yüzyılda Dekart ve Bacon ile tabiatın kutsallığı düşüncesi yerle bir edildi. “Efendisi ve sahibi olma” düşüncesi insana tabiata istediği gibi tasarruf etme imkânı verdi. Zaten uygarlık tarihinin son 400 yılı tabiatın efendisi insanın onu katletmesinin ve yok etmesinin de tarihi değil midir? Tabiatı mahvettik, tabiat da bize iklim değişikliği ile feci bir şekilde cevap vermeye başladı.

Ancak bu efendi/sahip olma düşüncesi sadece ortaya çıktığı Batı’da değil, İslâm dünyasında da mâkes buldu. Tabiatın kutsallığı Müslümanlar için de anlamını yitirdi. Artık onlar da tabiata istediği gibi müdahale etme hakkını kendilerinde görüyorlar.

Artık Müslümanların tanıdığı ve itaat ettiği tek bir değer var, para. Ucunda para varsa her şey onun uğruna feda edilir. Tabiatın kutsal olduğuna inanmayan bir insanı hangi tasavvur/düşünce onu tabiatı hovardaca harcamaktan alıkoyabilir? Eğer para varsa karaları yarar deniz geçirir, denizleri doldurur kara yapar, sahillere binlerce kilometre asfalt döker otoyol yapar, kanal da açar, yeri de deler, gökleri de deler, Kâbe’nin dibine 55 katlı bina da diker…

Kanal İstanbul’un amacı nedir?

Boğazdaki gemi trafiğini rahatlatmak amacıyla yapıldığı söyleniyor, tabi buna kimse inanmıyor. Meselenin dile getirilmeyen tarafı ekonomik gerekçeler. Bakın Türkiye’nin üretimde Dünya ile Çin, Kore, Singapur ve Almanya ile rekâbet edebilme şansı yok. Dünyaya ihraç edebileceğimiz hiçbir ürün yok. Çin 15 günde 4 bin km. öteden hem de sadece 1 liraya telefonunuzun kırılan kapağını getiriyor, bunlarla başa çıkabilir miyiz biz? Mümkün değil. Sanayileşme mümkün değil, geriye hizmet sektörü ve inşaat kalıyor.

Hükümet bir süre daha ayakta kalmak ve meydana getirdiği çarkı döndürebilmek için inşaattan başka bir çıkış yolu olmadığını görüyor. Türkiye’nin bütün projeleri ranta yönelik inşaat ve hafriyat projeleridir. Rant üretemezsek bitiğiz. Kanal İstanbul’u yapanlar da onun ihtiyaç olmadığını gayet iyi biliyorlar. Ama kanal sayesinde ortaya çıkacak ranta çok ihtiyaçları var.

Kanal için kazmayı vur para, toprağı kaldır para, indir para, kanal çevresini müteahhitlere aç para, kanala onlarca köprü lazım para, marina yap para. Para para para… İnşaatların en az 20-30 yıl devam edeceği düşünülürse paranın varın bir hesabını yapın.

EKONOMİK BÜYÜME UĞRUNA TABİATIN CANINA OKUYORUZ

İyi değil mi?

Şimdi biz para olmaksızın yaşayamayacağımız bir düzen kurmuşuz ne yazık ki. Bunun adı kapitalizm, bu düzende para yoksa kriz çıkıyor, kaos başlıyor. Ben ise rant üretmeden yaşayamayacaksak hemen şimdi ölelim diyorum, yaşamanın ne anlamı var? Yüksek refah seviyesi, dünyanın en büyük ekonomileri arasına girmek, büyümek, kalkınmak… gibi hedefler dinî hedefler ile çelişiyor. Niçin hayatı yarış haline getiriyoruz? Niçin ekonomik büyüme uğruna tabiatın canına okuyoruz? Tabiatı yıkıp yok edersek, coğrafyayı değiştirirsek haddimizi aşmış oluruz, sonra boyumuzun ölçüsünü alacağız.

“Kitap” bize dünyada rızkın bazen bollaşıp daralabileceğini, bazen rahat bazen korku hissi içinde olabileceğimizi, bazen bolluk bazen darlık çekeceğimizi, bazen mallardan, canlardan, ürünlerden eksilme olacağını… Yani tüm bunlarla imtihan edileceğimizi söylüyor. Biz ise hiç problem çıkmasın istiyoruz, hep refah, hep bolluk içinde olalım istiyoruz. Peki, o zaman sabrı ne zaman göstereceğiz?

Son sözlerinizi alalım…

Modern devlet kendini âdeta tanrı yerine koyuyor. Devlet istihdam “yaratmaya”, vatandaşa iş bulmaya, rızık dağıtmaya çalışıyor. Buna gerek yok, devlet aslî işini yapsın yeter, kimse aç kalmaz, açıkta kalmaz. Devletin olmadığı yüzbinlerce yıllık eski devirlerde insanlar aç mı kaldı, yerlerde mi süründü? Hayır…

Kalkınma, büyüme hedefi şirketlerin ve hükümetin hedefi, halkın derdi ise geçim. Devlet karışmazsa halk bir şekilde geçimini temin eder, kimse merak etmesin. Devlet görevine dönse hayat da normale dönecek.

Tabiatı mahvedenler, ekolojiyi bozanlar, savaş çıkaranlar, kitlesel katliam yapanlar, havayı/suyu/toprağı kirletenler… Şirketler ve devletlerden başka kimse değil. Hiçbir fert devletin tabiata verdiği zararı kendi başına veremez.

İngiliz tarihçi John Acton ne demişti, “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir